1 Ağustos 2026 Cumartesi

Satranç tahtasında tavla oynayan Türkiye

 

Yapay zekâ, robotik ve otomasyonun dünyayı yeniden şekillendirdiği bir çağdayız. Akıllı makineler, üretimden hizmet sektörüne kadar her alanı dönüştürüyor; insan emeğinin tanımı değişiyor. Ama gelin görün ki, biz bu satranç tahtasında sanki bir tavla oyununa odaklanmış gibiyiz.

Ekonomi politikalarımız, geleceğin değil, sanki dünün sorunlarına çözüm arıyor. İhracatın lokomotifi hala kilogramı 20 doları geçmeyen tekstil ürünleri. Oysa Endonezya, Bangladeş gibi ülkeler bu alanda dev adımlarla ilerliyor ve rekabet gücümüzü her geçen gün aşındırıyor. Biz ise hala tekstilde rekabeti nasıl koruyabiliriz diye kafa yoruyoruz.

Robotik Devrimi Gözden Kaçınca

Bir diğer çarpıcı örnek de otomotiv sektörü. Türkiye'nin yerli otomobil projesi için milyarlarca dolar harcadığına şahit olduk. Bu, her ne kadar stratejik bir hamle gibi görünse de, asıl mesele robotik ve otomasyon teknolojilerinde geride kalmamız. Dünyanın en büyük otomobil üreticileri artık sadece araba üretmiyor; otonom sürüş, yapay zekâ destekli araç sistemleri ve yeni nesil batarya teknolojileri üzerine çalışıyor. Fabrikalarında robot kolları, insan iş gücünün yerini alırken, biz hala “kaç motor, kaç beygir?” tartışmalarında kalıyoruz. Oysa bir robotik teknolojileri girişiminin uluslararası arenada elde edeceği başarı, 100 bin otomobilin ihracatından daha değerli olabilir.

Gelecek, ne tekstil ihracatını artırarak ne de salt araba üreterek inşa edilecek. Gelecek, veri analizi, yapay zekâ, robotik ve biyoteknoloji gibi alanlarda atılım yapan ülkelerin olacak. Bu ülkeler, küresel ekonominin "satranç hamlelerini" planlarken, biz hala "zar sallayıp 6-6 gelsin de karşı tarafı kırayım" derdindeyiz.

Üretkenlik, inovasyon ve katma değer yaratma becerisi, bir ekonominin sürdürülebilir büyümesi için kritik öneme sahip. Oysa mevcut politikalarımızla, var olan potansiyelimizi tüketiyoruz. Türkiye'nin genç ve dinamik nüfusu, girişimcilik ruhu ve coğrafi konumu gibi avantajları olmasına rağmen, bu potansiyel doğru alanlara yönlendirilmedikçe boşa harcanıyor.

Kısacası, bu oyunda piyonlarımızı ileri sürmekten çok, vezirlerimizi ve kalelerimizi korumaya odaklanmamız gerekiyor. Zira asıl rekabet, tekstil fabrikalarında değil, yazılım laboratuvarlarında ve robotik atölyelerinde yaşanıyor. Türkiye ekonomisi, bir an önce tavla masasından kalkıp satranç tahtasındaki yerine oturmalı.

Türkiye’nin kayıt dışı gerçeği

 

“Kayıt dışı ekonomi”, resmi ekonomiye dahil olmayan, vergi yükümlülükleri, reglâmentasyon ve denetim dışı kalan ekonomik faaliyetleri işaret eder.

Bu faaliyetler; vergi kaçırma, kayıt dışı istihdam, kara para, resmi olmayan hizmet veya üretim faaliyetlerini içerebilir. Ölçülmesi zordur; “nakit para talebi”, “işlem hacmi”, “istihdam yöntemi” gibi dolaylı tahmin yolları kullanılır.

Türkiye’de son 20 yılda uygulanan ekonomi politikalarının resmi verilerle desteklenen bir yüzü var; bir de görünmeyen, ama en az o kadar güçlü olan diğer yüzü: kayıt dışı ekonomi.

Birçok analiz krizi, büyümeyi, işsizliği resmî rakamlar üzerinden yorumluyor. Oysa ekonomiyi bütünüyle anlamak için kayıtlı ekonomi kadar kayıt dışı ekonomiye de bakmak gerekir. 

2000’lerin başında kayıtdışı ekonominin GSYH’ye oranı yaklaşık yüzde 32 civarındaydı. Son 10 yılda bu oran hâlâ yüzde 25–30 bandında dalgalanıyor. Yani ekonomide her 4 liradan 1’i kayıt dışı dolaşıyor.

OECD ortalamasının yaklaşık yüzde 10-15 olduğu göz önüne alınırsa oldukça yüksek olan bu seviye, Türkiye’de resmî verilerin “eksik fotoğraf çektiğini” gösteriyor. 

Türkiye’de kayıt dışı ekonominin canlı kalmasının önemli nedenlerinden biri, sık sık çıkarılan vergi aflarıdır. Son 20 yılda 10’dan fazla vergi affı yürürlüğe girmiş. Bu uygulamalar, vergisini düzenli ödeyen mükellefi cezalandırırken, kayıt dışına çıkanlar için bir “ödül” etkisi yaratıyor.

Buna ek olarak, denetim kapasitesinin sınırlılığı da kayıtdışını besleyen bir faktör. Özellikle tarım, inşaat ve hizmet sektörlerinde kayıt dışı istihdam oranları hâlâ çok yüksek.

TÜİK kayıtlı istihdam verileriyle işsizlik oranları ölçülüyor. Ancak kayıtdışı istihdam yüksek olduğunda “resmî işsiz” sayılarının düşük görünmesi mümkün oluyor. Örneğin 2012’de TÜİK’in açıkladığı verilere göre kayıt dışı istihdam oranı yaklaşık yüzde 40 civarındaydı.

Bu nedenle işsizlik oranları olduğundan düşük görünüyor. Tarımda çalışanların büyük kısmı kayıt dışı, şehirlerde günlük işçilik yapan yüz binlerce kişi, resmî istatistiklerde “işsiz” değil, “kayıt dışı istihdam” olarak görünüyor.

Son 20 yılda uygulanan ekonomi politikalarının genellikle kayıtlı ekonomiyi desteklemekten çok, kayıt dışını besleyen sonuçlar doğurdunu görüyoruz.

  • Yüksek vergi oranları ve dolaylı vergilerin ağırlığı, işletmeleri kayıt dışına itiyor
  • Sık sık çıkarılan aflar, kayıtsız kalmanın cazibesini arttırıyor
  • Hukuki ve idari belirsizlikler, özellikle küçük işletmeleri kayıtdışında kalmaya itiyor.

Neden kayıt dışı ekonomiyi anlamak zorundayız?

Resmî büyüme oranları, bütçe açığı ya da işsizlik rakamları ekonominin yalnızca kayıtlı yüzünü gösterir. Ancak kayıt dışı ekonominin varlığı, vergi gelirlerini düşürür, gelir dağılımını bozar, sosyal güvenlik sistemini zayıflatır ve yatırımcı güvenini sarsar. Daha da önemlisi, uygulanan ekonomi politikaların etkisi kayıtlı ekonomi ile sınırlı kalır. 

Bu nedenle resmi verilere bakarak yapılan analiz, ekonominin yalnızca bir bölümünü yorumlamamıza neden olur. Ayrıca kayıt dışı ekonominin varlığı, resmi ekonomideki krizlerin toplumda görece daha geç hissedilmesine yol açar.

Bu yüzden Türkiye ekonomisini anlamak için sadece kayıtlı verilere bakmak yeterli değil. Kayıt dışı ekonominin dinamiklerini dikkate almayan her analiz, eksik ve yanıltıcı olur.

Vergi kimin cebinden çıkıyor?

 Ekonomi yönetiminin en kritik araçlarından biri maliye politikasıdır. Devlet vergiler toplar, sonra bu parayı harcar. Ancak şu sorular hiç eskimez: Kimden ne kadar vergi toplanıyor? Ve bu vergiler kimin yararına harcanıyor?

Vergi yükünün dağılımı

Türkiye’de toplanan vergilerin yaklaşık yüzde 65–70’i dolaylı vergilerden oluşuyor. Yani akaryakıt, elektrik, cep telefonu, ekmek alırken bile vergi ödüyorsunuz. Geliriniz ne olursa olsun aynı oranda bu yükü taşıyorsunuz.

Bu nedenle, asgari ücretliyle milyoner aynı oranda KDV ödüyor. Ancak bu oran dar gelirlinin bütçesinde çok daha büyük bir pay kaplıyor. Örneğin OECD raporlarına göre Türkiye’de düşük gelirli haneler gelirlerinin yaklaşık yüzde 30’una yakınını dolaylı vergilere ayırırken, yüksek gelirli hanelerde bu oran yüzde 10’un altında kalıyor.

Yani yük en çok sabit gelirlinin sırtında.

Vergi afları ve teşvikler

Diğer yanda tablo tersine dönüyor. Türkiye’de son 20 yılda 15 kez vergi affı çıkarıldı. Bu aflar çoğunlukla büyük şirketlerin ödemesi gereken vergileri silerken, küçük esnaf ve dar gelirli vatandaş için böyle bir ayrıcalık pek mümkün olmadı.

Ayrıca, bütçeden ayrılan teşviklerin büyük kısmı yine sermaye gruplarına gidiyor. Mega projeler, kamu-özel iş birliği ihaleleri, vergi muafiyetleri… Sonuçta, büyük holdingler daha az vergi ödeyip daha çok teşvik alırken, küçük işletmeler ve vatandaşlar bu yükü üstleniyor.

Harcamalar kime hizmet ediyor?

Toplanan vergiler eğitim, sağlık, tarım gibi toplumun geneline hizmet eden alanlarda yeterince kullanılmıyor. Örneğin 2024 bütçesinde:

  • Eğitime ayrılan pay: yüzde 14 civarı
  • Sağlığa ayrılan pay: yüzde 11 civarı
  • Faiz giderleri: yüzde 20’nin üzerinde

Yani eğitim ve sağlık harcamaları, borç faizi ödemelerinin gerisinde kalıyor. Bu durum, kamu kaynaklarının toplumun refahını artırmak yerine daha çok finansman yükünü çevirmeye ve belli başlı projelere harcandığını gösteriyor.

Vergi politikası aslında bir tercih meselesidir. Devlet, topladığı kaynağı hangi alana harcayacağına karar vererek toplumun yönünü belirler.

  • Eğer vergiler adil toplanır, eğitim ve sağlığa yatırılırsa bu refahı artırır.
  • Ama vergi yükü yoksulun sırtına bindirilip kaynaklar dar bir kesime aktarılırsa eşitsizlik derinleşir.

Bugünkü tablo maalesef ikinci senaryoya daha yakın duruyor. Yoksul daha çok vergi ödüyor, daha az hizmet alıyor. Zengin daha az vergi ödüyor, daha çok teşvik görüyor.

Türkiye’de vergi sistemi, “gelir dağılımını dengeleyen” bir mekanizma olmaktan çok, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapıya dönüşmüş durumda.

O zaman sormamız gereken soru şu:

Vergi politikası refah mı dağıtıyor, yoksa eşitsizliği mi derinleştiriyor?

Teşvikler kimi teşvik ediyor?

 Devlet, yatırımı teşvik eder; üretimi, istihdamı ve teknoloji kapasitesini büyütmek için kaynak ayırır. Peki Türkiye’de teşvik mekanizması gerçekten bu amaca mı hizmet ediyor, yoksa “ayrıcalık” üretip bağımlılığı mı büyütüyor?

Yatırım teşvik belgeleri 

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre 2024 yılında 12.218 yatırım teşvik belgesi düzenlendi; bu belgelerde 1,3 trilyon TL sabit yatırım ve 270.929 kişilik istihdam taahhüdü yer aldı. 2023’te belge sayısı 15.761, öngörülen sabit yatırım toplamı ise 1,254 trilyon TL idi. Rakamlar hacmin yüksek olduğunu gösteriyor; ancak bu istihdamın ne kadarının fiilen gerçekleştiğine dair kamuya açık izleme/gerçekleşme oranı verisi sınırlı. Bu boşluk, “teşvik hedefe ulaştı mı?” sorusunu güçlü bırakıyor.

Teşvik belgelerinin önemli kısmı büyük ölçekli yatırımlara gidiyor. Büyük projeler elbette gereklidir; fakat aynı zamanda ölçek taraflı bir etki yaratır: büyükler daha çok kaynağa erişir, KOBİ’lerin payı görece sınırlı kalır. Bakanlığın istatistik sayfaları toplam hacmi düzenli yayımlasa da, tamamlanan yatırım/istihdam oranlarına ilişkin ayrıntılı, düzenli bir kamu raporu bulunmadığı için etki ölçümü (impact evaluation) eksik kalıyor. (1)

Vergi harcamaları

Teşvik sadece nakit hibe değildir; vergi istisnası, muafiyet ve indirimler de fiili bir “destek”tir. Gelir İdaresi’nin 2024 “Vergi Harcamaları Raporu”na göre vazgeçilen vergi toplamı 2,454 trilyon TL (GSYH’nin yaklaşık yüzde 5,6’sı) düzeyindedir. Bu tutar, Türkiye’nin eğitim ve sağlığa birlikte ayırdığı pek çok yılın toplamına yaklaşan bir büyüklüktür. Vergi harcamalarının kimleri görece daha çok desteklediği, örneğin KDV/ÖTV istisnalarının sektörel ve firma ölçeğine göre dağılımı verileri kamuoyuna şeffaf olarak açıklanmıyor. Bu nedenle görünmeyen teşviklerin devasa boyutunu sağlıklı olarak analiz edemiyoruz.

KOBİ ve girişimcilik destekleri

KOSGEB 2024 Faaliyet Raporu’na göre yıl içinde 57 bin işletmeye 13,3 milyar TL destek sağlanmış, bunun yüzde 63’ü mikro ölçekli şirketlere, yüzde 44’ü imalat sektörüne gitmiş. Ayrıca deprem sonrası özel programla 52.974 işletmeye yaklaşık 17 milyar TL ödeme yapılmış. Bu hacim, kriz dönemlerinde KOBİ’leri ayakta tutmak açısından kritik; ancak ülke genelinde 4 milyondan fazla işletme olduğu düşünülürse, kapsama oranı sınırlı kalmış. (2)

Ar-Ge teşvikleri

Teknoloji tabanlı kalkınma iddiasının belkemiği olan TÜBİTAK TEYDEB programlarında 2023’te 2.788 firmanın 3.422 projesine yaklaşık 2 milyar TL hibe verilmiş. 2019–2023 arasında TÜBİTAK ARDEB tarafında yaklaşık 32,6 milyar TL destek bütçesinin28,9 milyar TL’si kullanılmış. Rakamlar Ar-Ge ekosisteminin genişlediğini gösteriyor; ancak orta-yüksek teknolojide ihracat payının hâlâ düşük olması (yüksek teknolojinin ihracattaki payı yaklaşık yüzde 3) teşviklerin yetersiz ve bütüncül politika yaklaşımının olmadığını gösteriyor.

Kamu-özel işbirliği (KÖİ) modeliyle yürüyen mega projelerde garanti ödemeleri ve vergi istisnaları çoğu zaman aynı büyük grupların bilançosunda yoğunlaşıyor. Yatırım teşvikleri ve vergi harcamalarıyla birleştiğinde, piyasa erişimi yüksek, lobi gücü olan firmaların fiilen daha çok destek aldığı gözleniyor. 

Bu noktada doğru yaklaşım, şeffaflık ve etki analizinin yapılması, proje bazında kamuya açık maliyet-fayda raporları, teşvikin yarattığı katkı yani zaten yapılacak yatırımı değil, yeni yatırımı destekleyip desteklemediği şeklinde verilmesi olacaktır. (KÖİ ve vergi harcamalarına dair rakamlar kamu raporlarında dağınık ve düzensiz, vergi harcamaları toplamı düzenli yayınlanıyor ama kimler yararlanıyor bilgisi sınırlı. Bu nedenle bağımsız etki ölçümü yapılamıyor.) 

Kriterler nasıl olmalı?

(i) Katkı Testi (Additionality): Teşvik olmasa yatırım olmaz mıydı? “Zaten yapılacak” projeye teşvik, kaynak israfıdır.

(ii) Yayılma Testi (Spillover): Teknoloji, tedarik zinciri, ihracat ve verimlilik yayılmaları yaratıyor mu?

(iii) Adalet Testi: Erişim eşit mi? KOBİ, genç girişimci ve bölgesel kalkınma öncelikleri gerçekçi ağırlık alıyor mu?

Türkiye’de 2024 verilerine bakınca, 1,3 trilyon TL’lik yatırım teşvik hacmi ve 2,454 trilyon TL’lik vergi harcaması toplamının muazzam bir kamu kaynağınını kullanıldığını görüyoruz. Bu büyüklük, şeffaf etki ölçümü ve hedefleme yapılmadıkça, “teşvik”in kalkınma aracından çok “ayrıcalık” aracına dönüşmesi riskini taşıyor. 

Ne yapmalı?

  • Proje bazlı etki raporu zorunlu olmalı: Teşvik öncesi/sonrası yatırım, istihdam, ihracat ve verimlilik verileri bağımsızca ölçülmeli.
  • Yararlanıcı şeffaflığı: Vergi harcamaları ve teşvikler için sektör ve firma ölçeğinde (KOBİ/büyük) anonimleştirilmiş ama anlamlı kırılımlar yayımlanmalı.
  • KOBİ/Ar-Ge önceliği: KOSGEB ve TÜBİTAK bütçeleri, ihracata ve teknoloji yoğunluğuna bağlanan performans şartlarıyla büyütülmeli. 

Teşvik, doğru hedeflendiğinde kalkınma aracıdır, ancak liyakat yerine siyasi yakınlığa göre dağıtıldığında ayrıcalıktır. 

Türkiye’nin önünde büyük bir fırsat var: Devasa kamu kaynağını, ölçülen etki ve şeffaflık ilkeleriyle “aynı şirketlere tekrar tekrar destek” sarmalından çıkarıp, yeni üretim-yeni teknoloji-yeni istihdam döngüsüne çevirmek.

Kur Korumalı Mevduat kimi korudu?

 Türkiye ekonomisinin son yıllarda en çok tartışılan uygulamalarından biri, Kur Korumalı Mevduat (KKM) oldu. 2021 sonunda kur şoku yaşanırken devreye sokulan bu sistem, Türk Lirası’na güveni artırmak ve döviz talebini frenlemek için bir “ara çözüm” olarak sunuldu.

Sistem oldukça basitti:

  • Vatandaş TL mevduata para yatıracak,
  • Eğer kur artarsa, aradaki farkı devlet (yani Hazine) ödeyecekti.

Bir başka deyişle, döviz artış riski bireyden alınıp kamuya yüklendi. İlk bakışta cazip görünen bu mekanizma, aslında faturanın toplumun geneline yükleneceği anlamına geliyordu.

  • 2021’in Aralık ayında başlatılan KKM, kısa vadede döviz talebini frenledi. Dolar/TL’deki hızlı yükseliş durdu.
  • Ancak uzun vadede ortaya çıkan tablo çok daha ağır bir maliyet getirdi.

Resmî verilere göre:

  • KKM sisteminin Türkiye ekonomisine toplam maliyeti yaklaşık 58,9 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır. Merkez Bankası, 2023 yılında 818,2 milyar TL, 2024 yılında 700,4 milyar TL zarar açıklamış ve bu zararın yaklaşık yüzde 90’ı KKM kaynaklı kabul edersek toplam zarar 1,3 trilyon TL ye, Hazine desteği ile birlikte 1,5 trilyon TL ye (58,9 milyar dolar) ulaştığı tahmin (*) edilmektedir.
  • KKM sisteminin hâlen 2025 yılında da maliyeti devam etmekte olup, toplam yükün zamanla yaklaşık 70 milyar dolara çıkacağı öngörülmektedir (*).

Bu veriler, KKM’nin kamu bütçesine olan ağır yükünü ve sürdürülebilir olmadığını güçlü şekilde göstermektedir. Son 3 yılda oluşan KKM zararı dikkate alındığında, aynı yıllarda tarıma verilen toplam desteğin yaklaşık 3 katı, sağlığa ayrılan bütçenin tamamı, eğitime ayrılan bütçenin yüzde 70 ine denk gelen bir zararın oluştuğu görülmektedir.

KKM, resmi söylemde “faiz artırmadan” dövize karşı cazip bir alternatif olarak sunuldu. Ancak teknik olarak sistem, dövize endeksli bir “gizli faiz” uygulamasıydı.

  • Kur arttıkça ödemeler de katlandı.
  • Bu da bütçe açığını büyüttü, para politikasını zayıflattı.

Üstelik KKM, enflasyonu düşürmek bir yana, tam tersine enflasyonist bir baskı yarattı:

  • Hazine’den çıkan kaynak, piyasada harcanabilir gelir yarattı.
  • Bu durum talep enflasyonunu körükledi.

Kimi korudu?

  • Büyük tasarruf sahipleri: Döviz riskine karşı garantili kazanç elde ettiler.
  • Dar gelirli: KKM’den yararlanmadığı gibi, enflasyon ve vergiler yoluyla maliyetini üstlendi.
  • Kamu bütçesi: Ağır bir yük altında kaldı.

Sonuç olarak, sistem gelir dağılımını bozdu ve toplumsal adaleti zedeledi.

KKM, kısa vadede dövize olan ani talebi frenledi. Ancak uzun vadede ne enflasyonu düşürdü, ne de TL’ye kalıcı güven sağladı. Aksine, bütçe açığını büyüterek daha derin ekonomik sorunların kapısını araladı.

Bugün hâlâ sorulması gereken kritik soru şudur:

Geçici bir çözüm için kalıcı bir sorun mu yaratıldı?