8 Ağustos 2018 Çarşamba

Yapısal reformları anlama rehberi

Temel kavramların olur olmaz ve bilinçsiz kullanımı genellikle anlam kaybına ve hatta anlamsızlaşmasına neden oluyor. Yapısal reform konusu da son zamanlarda içi boşaltılan kavramlardan. Bu nedenle zaman zaman bir takım idari tedbirlerin yapısal düzenleme gibi anlatıldığına tanık oluyoruz.
Çok genel anlamda ifade etmek gerekirse, yapısal düzenlemeleri diğer idari düzenlemelerden ve politikalardan ayıran en önemli özellik yapısal tedbirlerin orta ve uzun vade geleceğe yönelik olması ve kalıcı olmasıdır. Yapısal reformlar gelecekle ilgili tasarımlarımızdır ve doğal olarak gelecekle ilgili vizyon ve beklentilerimizi yansıtırlar. Yapısal düzenlemeler dönüşüme öncülük eder. Bu nedenle de sonuçları genellikle kalıcı olur.
Yapısal düzenlemelerin bir başka özelliği de yaşam kalitesinin iyileştirilmesine yönelik olmasıdır.
Yapısal düzenlemelerin merkez üssünde insan vardır. İnsanın gelişimi, sağlığı, özgürlüğü, güvenliği ve geleceği ile ilgili her şey yapısal reformların konusudur. İnsanın kendini ve çevresini anlayabilmesi, yaratıcı gücünü ortaya çıkarabilmesi için olmazsa olmaz koşul çağın gereklerine uygun eğitime sahip olmasıdır. 
Öyleyse, yapısal reform gündeminin ilk başlığı eğitim ile ilgili olmalıdır. Bu alanda yapılacak düzenlemeler süre ve içerik olarak dünya ortalamasının üzerinde donanıma sahip insan yetiştirmeyi hedef almalıdır. Yapısal düzenlemeler içinde en zahmetli en çok zamana ihtiyaç duyulanları bu başlık altında yer alır. Çünkü sadece öğrencilerin eğitimi değil eğiticilerin eğitimini de planlamak gerekecektir. Bu konuda en güncel örnek İrlanda'dır ve eğitim reformlarının sonuçlarını 12 yıl sonra almaya başlamışlardır.
Reformların merkezinde insan olduğuna göre, ikinci reform başlığımız insanın özgür ve güvenli bir ortamda yaşamasını sağlayacak önlemler olmalıdır. İnsanların çalışmalarının karşılığını almaktan korkmadıkları, haksız rekabete uğrama endişesi taşımadıkları, temel hak ve hürriyetlerinin güvence altında olduğu, özgürce düşünebildiği ve konuşabildiği bir ortam, yaratıcı ve üretken insan için olmazsa olmaz koşullardandır. Bu şartları teminat altına alan düzenlemelere yasal düzenlemeler ya da hukuk düzeni diyoruz. Öyleyse çağdaş hukuk sistemi bu başlıktaki reformların ana bileşenlerinden biri olmalıdır.
Yapısal reform gündemimizin son durağı çevre ve insan sağlığı ile ilgili olan düzenlemeler olmalıdır. Atamız ne güzel söylemiş; sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. İnsan doğanın bir parçasıdır, doğa ile uyum içinde yaşamalıdır. Çevreye zarar veren her şey insana da zarar verir. Güçlü nesiller, aydın insanlar yetiştirmek için temel sağlık hizmetlerini teminat altına alan, çevreye zarar verilmesini önleyen düzenlemeler yapısal düzenlemelerin ayrılmaz parçasıdır.
Peki, yukarıda sıralanan üç ana başlık altına girecek sayısız idari ve politika önlemini, yapısal düzenlemelerden nasıl ayırt edeceğiz? Bu gün alınıp yarın değiştirilebilen kararlar işin doğası gereği yapısal olamaz. Yapısal önlemin etkileri de yapısal olmalı yani kalıcı olmalıdır. Daha net ifade etmek gerekirse, yaşam kalitesini ve refah düzeyini kalıcı olarak iyileştiren her düzenleme yapısal düzenlemedir.
Yapısal düzenleme ile ilgili bir başka yanılgı da düzenlemelerin bir defalık olduğudur. Eğer öyle olsaydı yüz yıl önce yapısal reformlarını tamamlayan ülkelerin bugün gündemlerinde hala yapısal reformlar olmazdı. Sanayi ve teknolojinin gelişmesi insan kaynağı ile doğrudan ilgili olduğuna göre, dünyadaki teknolojik gelişmeleri yakalamak ve hatta öne geçmek için yapısal reformların ikinci, üçüncü, dördüncü kuşakları olduğunu da unutmamak gerekir.

6 Temmuz 2018 Cuma

Faiz nedir?



Faiz, ödünç alınan para için ödenen ve yüzde olarak ifade edilen komisyon ya da ücrettir. Genellikle yılık oran olarak ifade edilir. Ancak paranın bir yıldan daha kısa ya da uzun süreli ödünç alınması elbette mümkündür. Kullanım amacına, süresine ve alan ve verenin özelliklerine göre çeşitli adları ve hesaplama yöntemleri olsa da temel prensip aynıdır. Aldığınızdan fazlasını geri ödersiniz.
 Mülkiyeti bir başkasına ait bir taşınmazı ya da malı kendi amacınız için bir süreliğine kullanma karşılığında nasıl ki bedel ödüyorsak, sahip olmadığımız bir parayı belirli bir süre kullanma karşılığında da bir bedel ödememiz gerekiyor. Diğer bir deyişle, karşılığını ödemeden bir evde oturamıyor ya da araba kiralayamıyorsak, bir bedel ödemeden de ödünç para almamız beklenemez. Faiz, en yalın anlatımıyla, ödünç alınan bir parayı belli bir süre kullanma karşılığında ödenmesi gereken “kira” bedelidir.
Peki, paranın kira bedeli yani faizi nasıl belirleniyor? Bu sorunun cevabı parayı kimin aldığı kadar kimin verdiği ile de yakından ilgili. Bir yakınlarınızdan aldığınız ödünç para için faiz vermeyebilirsiniz. Ancak, parasını ya da malını bir bedel almadan kullanmanıza izin veren kişinin aslında bir gelirden vazgeçtiğini bunun maddi bir külfeti olduğunu unutmamak gerekir.
Bu durumu paranın zaman değeri ile daha iyi açıklayabiliriz. Çünkü paranın değeri ile zaman arasında ters orantı vardır. Bunun nedeni fiyat artışları yani enflasyondur. Örneğin, aylık ortalama % 1 fiyat artışı olan bir ekonomide bir ay nakit olarak tutulan paranın alım gücü % 1 azalacaktır. Yani, bir bedel almadan borç veren bir kişinin parası bir ay sonra % 1 değer kaybetmiş olacaktır. Eş dost arasında bu paranın lafı mı olur diyebilirsiniz zararı sineye çekebilirsiniz. Ama bir finans kurumundan ödünç alınan para için en az beklenen enflasyonun üzerinde bir bedel ödenmesi gerektiğini tahmin etmek zor olmasa gerek.
Borç alınan para için ödenmesi gereken faizin oranının ne olacağı ise, piyasadaki para arzı miktarı, paraya olan talep miktarı, ödünç istenen süre zarfında beklenen enflasyon ve risklerin ne olacağı ile yakından ilgili. Finansal kurumlar bu risklerin fiyatlandırılmasında yani faizin belirlenmesinde bu bilgileri mümkün olduğunca hesaplamalarına yansıtırlar. Hesabın en zor kısmı ise belirsizliğin fiyatlanmasıdır. Hiçbir aracı kurum belirsiz ortamlarda risk almak istemez. Bu nedenle risk fiyatlamalarını yüksek tutarlar. Yani, belirsizliğin artması faizlerin de artması anlamına gelir. Tersten okursak, faizlerin düşmesi için öncelikle belirsizliğin, gelecekle ilgili endişelerin azalması gerekir.
Bir an için, risk beklentisinin iç ve dış nedenlerle arttığını ancak faizlerin yükselmediğini varsayalım. Bu durumda ödünç para verenler, yani bankalardaki mevduat sahipleri, birikimlerinin erimesinden endişe duymaya başlarlar ve arsa, ev, döviz, altın gibi alternatif yatırım araçlarına yönelebilirler. Hatta yatırım yapmaktan vazgeçip tüketim harcamalarını öne çekebilirler.
Gayri nakdi yatırım araçlarına yönelme tercihi, yatırım için gerekli fon arzını olumsuz etkileyecektir. Tüketimi öne çekme tercihi ise toplam talebin artmasına neden olacaktır. Böylece, bir yandan talep artarken diğer yandan üretim talebe cevap veremeyecek çünkü yeni yatırım için yeterli fon arzı olmayacaktır. Bu durum ise ders kitaplarında tarif edilen enflasyonist ortama davet çıkaracaktır.
Enflasyonun artmaya başlaması ise artık sadece para sahiplerini değil sabit gelirlileri de olumsuz etkileyecektir. Çünkü enflasyon gelir dağılımı bozar, alım gücünü azaltır. Sabit gelirlilerin geliri, tasarruf sahiplerinin tasarrufu hızla erimeye başlar.
Mümkün olduğunca basitleştirilmiş bu analizden anlaşılacağı üzere, faiz neden değil sonuçtur. Nedeni ortadan kaldırmadan faiz artışının engellenmesi ve bunda ısrar edilmesi kaçınılmaz olarak toplumun tüm kesimlerinin ağır bedel ödemesine neden olacaktır.